Bulanık Mantık
Bulanık mantık (Fuzzy Logic) kavramı ilk kez 1965 yılında California
Berkeley Üniversitesinden Prof. Lotfi A.Zadeh'in bu konu üzerinde ilk
makallelerini yayınlamasıyla duyuldu. Prof. Lotfi A.Zadeh tarafından
ortaya atılan ve hızla gelişerek modern denetim alanında birçok bilim
adamının ilgisini çeken araştırmaya açık yeni bir dal oluşmuştur.
Örneğin Londra Üniverstesinden Profesör Mamdani kuramı bir buhar
türbininin hızının denetlenmesine uygulamayı düşünmüş ve bu amaçla, bir
insanın davranışlarını mimikleyen “eğer türbin hızı çok hızlı artıyorsa
ve basınç da çok düşükse , buhar vanasını biraz aç” türünden
kurallardan oluşan bir uzman sistem geliştirilmiştir. Prof. Mamdani
bulanık mantık temelli bir tür bir uzman sistemle türbin hızının ve
performansının çok başarılı bir şekilde denetlenebileceğini
göstermiştir.
Bulanık mantık kuramının ilk önemli endüstriyel uygulaması çimento
sanayiinde olmuştur. Bu sanayide değirmen içerisindeki sıcaklık ve
oksijen oranı ürün kalitesi açısından çok önemlidir. Kısıtlı ve hassas
olmayan, ısı ve karbonmonoksit oranı gibi bilgilerle iyi bir çalışma
düzeni elde edilmesi bir sanat olup operatörlerin bu konuda yeterli bir
uzmanlık kazanabilmeleri için inanılmaz farklılıklar olacağından
,üretilen çimento da vardiyadan vardiyaya değişecek,tutarlı kalitede
çimento üretimi çok zor olacaktır. İşte bir Danimarka firması bu
nedenlerden dolayı lineer bir model üzerine kurulu geleneksel
denetleyici yerine bir bulanık mantık denetleyici kullanmayı düşünmüş
ve çok başarılı sonuçlar veren bir uzman sistemi geliştirmiştir. Bu
veya benzeri sistemler bugün bile Japonya ve Amerika da dahil olmak
üzere birçok ülkede kullanılmaktadır. Kronolojik sıra içerisinde bundan
sonraki en önemli aşama Japonya da 1987 yılında görülmüştür. Hitachi
firması ilk olarak 1978 yılında ulaştırma bakanlığına başvurmuş ve
sedai metro sisteminde çalışan trenlerin otomatik olarak denetimi için
bulanık mantık kullanımını önermiştir. Başkanlık öneriye olumlu
baktığını belirtmiş,fakat bulanık mantık denetleyicinin kullanılmakta
olan sisteme göre belirgin üstünlükleri olacağı konusunda kanıt
istemiştir.Hitachi firması 9 yıl içerisinde 300.000 benzetim çalışması
ve 3.000 insansız operasyon gerçekleştirmiş ve sonunda. 1986 yılının
sonlarına doğru ulaştırma bakanlığından kullanım iznini almıştır.
Geliştirilen sistemde, daha önce tren operatörü tarafından bir PID
temelli denetleyici aracılığı ile yapılan ve yolcuların sarsıntılı bir
yolculuk geçirmelerine neden olabilen hızlanma raportörünün yapması
gereken işler kapıları kapatmak ve başlatma düğmesine basmak gibi
birkaç işlemle sınırlı kalmaktadır. Böylece yolcuların, demirlere
tutunma gereksinimi duymadan bir yolculuk yapabilmeleri sağlanmış, daha
önce kullanılan sisteme göre trenin istenilen konumda durması üç kat
iyileşmiş ve kullanılan enerji % 10 azalmıştır. Sağlanan bu başarının
Hitachi firmasına getirdiği mükafat, Tokyo metrosunda böyle bir
sistemin kullanılması için alınan kontrat olmuştur.
Yukarıda açıklanan başarılı uygulamadan sonra bulanık denetim
konusundaki çalışmalar yeni bir ivme kazanmış ve endüstriyel uygulama
alanları hızla artmışdır. Çalışmaların uluslar arası alanda
koordinasyonu amacı ile Japonyada 1989 yılında, LIFE adlı bir
laboratuvar kurulmuştur. Bu laboratuvarda yapılan araştırma
çalışmalarına, aralarında Hitachi, Toshiba, Omron, Mathushita gibi ünlü
Japon firmalarının yanısıra IBM, NCR ve THOMSON gibi Japonya dışı
firmaların da bulunduğu toplam 51 firma katılmakta olup 6 yıllık
bütçesi yetmiş milyon dolardır.
Bulanık mantık denetleyiciler konusundaki kuramsal çalışmaları hala
sürüyor olmasına rağmen artı bu konu endüstride kendisine önemli bir
yer edinmiş durumdadır. Uygulama alanları arasında çeşitli beyaz
eşya,tren,asansör,trafik kontrolü ve otomotiv sanayi sayılabilir. Bugün
Japonya’da bulanık denetim kullanan beyaz eşyalar ve elektronik
aletler,Örneğin fotoğraf ve çamaşır makineleri,güncel yaşamın birer
parçasıdırlar.
Tüm dünyada ise bulanık mantık içeren ürünlerin satış hacmi 1990
yılında 1.5 milyar dolara ulaşmıştır.Bu meblağın 2000 yılına kadar 13
milyar dolara çıkması beklenmektedir.
Günümüzde otuzdan fazla ülkede bulanık mantık konusunda araştırmalar
yapmakta olup bunlar arasında ABD, Japonya, Çin ve Batı Avrupa ülkeleri
başta gelmektedir. Çin’de bu konu ile uğraşan bilim adamı sayısı 10000
in üzerinde olup hemen arkasında Japonya yer almaktadır. Uygulama
açısından ise Japonya belirgin bir şekilde önde gözükmektedir. Bu durum
belki de uzak doğu insanın düşünüş şeklini bulanık mantığa daha uygun
bir fotoğraf makinesi, bir batı ülkesinin toplumu tarafından tepki ile
karşılanabilir. Japonya’da ise ev kadınları bile bu sözcükle haşır
neşir olmuşlar ve bulanık mantık kullanılan her türlü ev aletini
özellikle arar duruma gelmiştir. Bir başka nedende ABD de yapılan
çalışmaların genellikle askeri amaçlara ve uzay uygulamalarına yönelik
olması ve bu nedenle projelerin ve sonuçlarının herkese açık
literatürde yayımlanmama olabilir. NASA bünyesinde bulanık denetim
konusunda çalışan çok kuvvetli bir grup vardır. Bu grup uzay mekiği
için pilotların yükünü azaltmak, sistemin güvenilirliğini artırmak ve
yakıt tüketimini azaltmak amacıyla bir bulanım mantık temelli sistem
geliştirmiş ve böylece konuşlandırma ve o pozisyonda tutma sırasında
harcanan yakıt üç misli, yaklaşma sırasında tüketilen yakıt bir buçuk
misli azaltılmıştır.
O tarihten sonra önemi gittikçe artarak günümüze kadar gelen bulanık
mantık, belirsizliklerin anlatımı ve belirsizliklerle çalışılabilmesi
için kurulmuş katı bir matematik düzen olarak tanımlanabilir.
Endüstride bir sürecin denetimi için tasarım yapılırken herşey den önce
o sürecin bir dinamik modeline gereksinim vardır. Ancak bu pratikte her
zaman mümkün olmayabilir. Süreç içindeki olaylar matematiksel
modellemeye el verecek ölçüde açıkça bilinmeyebilir veya bir model
kurulabilse bile bu modelin parametreleri zamanla büyük değişiklikler
gösterebilir. Bazı durumlarda ise doğru bir model kurulsa bile bunun
denetleyici tasarımında kullanılması karmaşık problemlere yol açabilir.
Bu gibi sorunlarla karşılaşıldığı zaman genellikle bir uzman kişinin
bilgi ve deneyimlerinden yararlanılma yoluna gidilir. Uzman operatör
dilsel niteleyiciler olarak tanımlanabilecek; uygun, çok uygun değil,
yüksek, biraz yüksek, fazla, çok fazla gibi günlük yaşantımızda sıkça
kullandığımız kelimeler doğrultusunda esnek bir denetim mekanizması
geliştirir. İşte bulanık denetimde bu tür mantıksal ilişkiler üzerine
kurulmuştur.
Bulanık mantığın uygulama alanları çok geniştir. Sağladığı en büyük
fayda ise "insana özgü tecrübe ile öğrenme" olayının kolayca
modellenebilmesi ve belirsiz kavramların bile matematiksel olarak ifade
edilebilmesine olanak tanımasıdır. Bu nedenle lineer olmayan sistemlere
yaklaşım yapabilmek için özellikle uygundur.
Bulanık mantık konusunda yapılan araştırmalar Japonya'da oldukça
fazladır. Özellikle fuzzy process controller olarak isimlendirilen özel
amaçlı bulanık mantık mikroişlemci çipi'nin üretilmesine
çalışılmaktadır. Bu teknoloji fotoğraf makineleri, çamaşır makineleri,
klimalar ve otomatik iletim hatları gibi uygulamalarda
kullanılmaktadır. Bundan başka uzay araştırmaları ve havacılık
endüstrisinde de kullanılmaktadır. TAI'de araştırma gelişme kısmında
bulanık mantık konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Yine bir başka
uygulama olarak otomatik civatalamaların değerlendirilmesinde bulanık
mantık kullanılmaktadır. Bulanık mantık yardımıyla civatalama kalitesi
belirlenmekte, civatalama tekniği alanında bilgili olmayan kişiler
açısından konu şeffaf hale getirilmektedir. Burada bir uzmanın
değerlendirme sınırlarına erişilmekte ve hatta geçilmektedir. Fuzzy
kuramının merkez kavramı fuzzy kümeleridir. Küme kavramı kulağa biraz
matematiksel gelebilir ama anlaşılması kolaydır. Örneğin "orta
yaş"kavramını inceleyerek olursak, bu kavramın sınırlarının kişiden
kişiye değişiklik gösterdiğini görürüz. Kesin sınırlar söz konusu
olmadığı için kavramı matematiksel olarak da kolayca formüle edemeyiz.
Ama genel olarak 35 ile 55 yaşları orta yaşlılık sınırları olarak
düşünülebilir. Bu kavramı grafik olarak ifade etmek istediğimizde
karşımıza bir eğri çıkacaktır. Bu eğriye "aitlik eğrisi" adı verilir ve
kavram içinde hangi değerin hangi ağırlıkta olduğunu gösterir.
Bir fuzzy kümesi kendi aitlik fonksiyonu ile açık olarak temsil
edilebilir. Aitlik fonksiyonu 0 ile 1 arasındaki her değeri alabilir.
Böyle bir aitlik fonksiyonu ile "kesinlikle ait" veya "kesinlikle ait
değil" arasında istenilen incelikte ayarlama yapmak mümkündür.
Bulanık mantık, ingilizcesiyle fuzzy logic, adından anlaşılabileceği
gibi mantık kurrallarının esnek ve bulanık bir şekilde uygulanmasıdır.
Klasik (boolean) mantıkta bildiğiniz gibi, "doğru" ve "yanlış" yada "1"
ve "0"lar vardır, oysa bulanık mantıkta, ikisinin arasında bir yerede
olan önermeler ve ifadelere izin verilebilir ki, gerçek hayata
baktığımızda hemen hemen hiçbir şey kesinlikle doğru veya kesinlikle
yanlış değildir. Gerçek hayatta önermeler genelde kısmen doğru veya
belli bir olasılıkla doğru şeklinde değerlendirilir. Bulanık mantığa da
zaten klasik mantığın gerçek dünya problemleri için yeterli olmadığı
durumlar dolayısıyla ihtiyaç duyulmuştur.
Bulanık küme kuramının günümüze kadar geçirdiği önemli aşamalar aşağıda kronolojik bir sıra ile verilmiştir.
1965-Bulanık Küme Kavramı
1966-Bulanık Mantık
1972-Buhar Türbini Denetiminde Bulanık Mantık Uygulaması
1980-Çimento Sanayiinde Uygulama
1987-Sendai Metrosunda Otomatik Tren Denetimi
1988-Hisse Senedi Portföyü İçin Uzman Sistem
1989-Japonya da LIFE Laboratuvarı’nın Kurulması
BULANIK MANTIK NEDİR?
İngilizce fuzzy kelimesinin sözlük anlamı bulanık, hayal mayal dir. İlk
defa Prof. Zadeh tarafından kullanılan bu terim temelde çok değerli
mantık, olasılık kuramı, yapay zeka ve yapay sinir ağları alanları
üzerine oturtulmuş olayların oluşum olasılığından çok oluşum
derecesiyle ilgilenen bir kavramı tanımlar.Olasılık ve bulanıklık
kavramları arasındaki en önemli farklılık bulanıklığın bir
deterministik belirsizlik olmasıdır.
Bulanık denetim kuramı temelde insan düşünüş tarzını örnek alır.Oldukça
kapsamlı ve ayrıntılı bir matematiksel temeli varsa da ,ana özellikleri
aşağıdaki şekilde açıklanabilir.
Geleneksel mantık da bir kümeyi oluşturan elemanlar kesin elemanlar
olup bir eleman kümenin ya elemanıdır tada değildir (var veya yok,0
veya 1). Bu tür kümelere kesin kümeler denilir. Bir örnek olarak orta
yaşlı kavramını alalım. Eğer 40 yaşı orta yaş olarak kabul edecek
olursak, geleneksel kümelendirmede 30 yaşın altındaki kişiler “genç”,
30-50 arası “orta yaşlı”, 50 yaşın üstünde “yaşlı” kümelerine
sokulabilir. Dolayısıyla 29.5 yaşındaki birisi “genç” iken 30.5
yaşındaki diğer bir kişi “orta yaşlı” olarak anılacaktır. Bir
endüstriyel denetleyici için bu durum ele alınsın. Eğer bu
denetleyicide fiziksel büyüklüklerin dahil olduğu kümeler
birbirlerinden böyle kesin çizgilerle ayrılmışlarsa denetim çıktısının
ani değişiklikler göstermesi kaçınılmaz olacaktır. Örneğin soğuk /sıcak
sınırının 25° olduğu bir sayısal açık/kapalı denetleyicide 24.5° soğuk
olarak algılanacak, buna karşın 25.5° sıcak olarak ele alınarak denetim
çıktısı ani olarak değiştirilebilecek, örneğin buhar vanası ani olarak
kapatılabilecektir.
Yukarıda açıklananlara karşıt olarak bulanık mantık, keskin mantığı
açık /kapalı, soğuk/sıcak, hızlı/yavaş gibi ikili denetim
değişkenlerinden oluşan keskin dünyayı, az açık/az kapalı, serin/ılık,
biraz hızlı/biraz yavaş gibi gevşek denetleyicilerle yumuşatarak gerçek
dünyamıza benzetir. Bunu yine yaş konusunu ele alarak biraz daha
açalım. Otuzbeş yaşındaki bir insana pek orta yaşlı denemeyeceği gibi o
kişi pek gençte sayılmaz, duruma göre belki genç tanımı, belki de orta
yaşlı tanımı daha uygun düşer. İşte bulanık kümeler böyle esnek bir
düşünüşe olanak tanır. Kümelerin birbirinden keskin çizgilerle
ayrılmamış olması, aralarında belirli bir örtüşüm olması, otuzbeş yaşın
bir oranda hem orta yaşlı, hem genç; ısı denetleyicisi örneğinde ise
20° sıcaklığın hem biraz serin hem de biraz sıcak olarak düşünülmesine
olanak tanır.
BULANIK MANTIK VE COĞRAFYA
Coğrafya açısından bulanık mantık çok fazla ümit vaad eden bir teknolojidir.
İnsanın mekanı algılayış tarzı ile, coğrafi bilgi işlemde mekanın
tanımlanması arasındaki uyumsuzluk kanımızca ancak bulanık mantık gibi
teknolojiler yardımıyla aşılabilir. Günlük yaşantımızda mekanla ilgili
algımızda ve bu algının konuşmaya yansımasında (linguistik değişkenlik)
tümüyle fuzzy kümeleri ile algılamakta ve konuşmaktayız. Örneğin
havanın sıcaklığından söz ederken hiçbir zaman tam olarak 18.4°C gibi
kesin bir ifade ile konuşmayız. Gerek anlamda sıcak, soğuk, ılık gibi
kavramlar bizim için daha önemlidir. Yine aynı şekilde mekanla ilgili
tüm tanımlamalarda, uzun, kısa, yüksek, alçak, geniş, dar gibi daha
soyut ve kırılgan (crisp) olmayan kavramlardan söz ederiz. Özellikle
günümüzde başta CBS olmak üzere coğrafi teknolojilerin coğrafyacılar
dışında da giderek daha yaygın bir şekilde kullanılmaları nedeniyle,
coğrafyacı olmayanların coğrafyayı daha kolay kavrayabilmeleri için
fuzzy temelli coğrafi bilgi sistemleri oldukça önemli olacaktır.
Coğrafi olayların bir çoğunun süreklilik (continuous) göstermesi,
bulanık mantık uygulamaları için idealdir. Örneğin Bir su ortamındaki
kirlilik konsantrasyonunun dağılımı, kirlilik kaynağından uzaklaştıkça
azalır. Ancak bu azalma keskin sınırlarla değil, aksine süreklilik
gösteren dereceli bir şekilde olur. Ancak bu değişiklik klasik anlamda
eş kirlilik eğrileri aracılığıyla gösterilir. Benzer bir gösterim
yerşekilleri için de geçerlidir. Yerşekilleri eş yükselti eğrileri
aracılığıyla gösterilir. Oysaki topoğrafyadaki değişimler süreklilik
(continuous surface) gösterirler. Özellikle süreklilik gösteren
International XII. Turkish Symposium on Artificial Intelligence and
Neural Networks – TAINN 2003 unsurların kartoğrafik gösteriminde
bulanık mantık yaklaşımı çok başarılı sonuçlar
verebilir.
LÜTFİ ZADE KİMDİR?
Lütfi Zade, tam adı Lütfi Rahim oğlu Askerzade (ingilizce: Lotfi A.
Zadeh; d. Bakü 4 Şubat 1921 - ) - Azerbaycan asıllı Amerikalı
matematikçi ve bilgisayar biliminde bulanık mantık teorisinin temelini
koymuş bilim adamıdır. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'nin Elektrik
Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri fakültesinde profesör görevi
yapmaktadır.
Lütfi Askerzade 1921 yılında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de doğdu. Rus
asıllı annesi hekim, Azeri babası ise bir gazeteciydi. On yaşındayken
ailesi, Sovyetler Birliği’ndeki, Stalin döneminin baskıcı politikaları
nedeniyle Bakü’yü terk edip Tahran’a göç etti.
İlköğrenimini Tahran’da, liseyi ise ünlü Alburz Koleji’nde tamamladı.
Liseyi bitirdikten sonra Tahran Üniversitesi giriş sınavına katılıp,
ikinciliği kazanarak Elektrik Mühendisliği Bölümü’nde eğitimine
başladı. Üniversiteyi bitirdikten hemen sonra 1942 yılında Amerika
Birleşik Devletleri’ne gidip orada Boston'daki Massachusetts Teknoloji
Enstitüsü’nde Elektrik Mühendisliği yüksek lisans öğrenimine başladı.
Ardından New York’ta bulunan Columbia Üniversitesi’ne girip 1949
yılında doktora diplomasıyla mezun olmuştur.
Akademik Başarılar
Prof. Lütfi Askerzade, Sistem Teorileri üzerinde araştırmalarına
Columbia Üniversitesi’nde başladı. 1956 yılında Princeton Üniversitesi
davetlisi olarak İleri Araştırma Enstitüsü’nde araştırma ve eğitmenliğe
başladı. 1959’da ise Kaliforniya Üniversitesi’nde eğitmenliğe devam
etti. 1963 yılı itibarıyla Kaliforniya (Berkeley)Üniversitesi Elektrik
Mühendisliği Fakültesi dekanlığına seçilir.
Azeri Türklerden olan bilgisayar ve elektronik bilimcisi Lütfi
Askerzade 1965’te Bulanık Kümeler (Fuzzy Sets) başlıklı bir makale
yayınladı. Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde profesör olan L. A.
Zade, bu tarihin dört yıl öncesinde, 1961’de yayımladığı bir
makalesinde “olasılık dağılımıyla tanımlanamayan bulanık ya da belirsiz
nicelikler için farklı bir matematiğe” ihtiyaç bulunduğunu yazıyordu.
Çünkü, Zade doğadaki görüngülerin ve süreçlerin sonlu değerli mantıkla
açıklanamayacağını düşünüyordu. 1960’ların sonlarında Zade’nin makalesi
kesinlik vurgusundan vazgeçmeyen bilimsel çevreler tarafından kabul
görmemiş ve hatta ABD Kongresi’nde ABD Ulusal Bilim Vakfı (NSF–
National Science Foundation) kaynaklarının boşa harcanmasına örnek
olarak anılmıştı! 70’lerde ise Avrupalı ve özellikle Japonyalı bilim
adamlarının bu konuda artan araştırmaları ve mühendislik uygulamaları
sayesinde bulanık mantık ve bulanık kümeler kuramı artan hızla gelişti.
Günümüzde bulanık mantık otomobillerin vites kutularından bulaşık
makinelerine, elektronik devrelerin ve yapay zekanın karar verme
algoritmalarına kadar oldukça kapsamlı teknik uygulamalara sahip; hatta
Tokyo metrosu bulanık metro temelli bilgisayar ve mühendislik
sistemleriyle işlemekte. Bilgisayar ve enformatik bilimleri, kontrol
sistemleri, karar alma algoritmaları bulanık mantığın yoğun olarak
kullanıldığı alanlar olarak beliriyor.
Lütfi A. Zade işten emekliliğe ayrıldıktan sonra da Berkeley
Üniversitesi bilgisayar programlama merkezinin yönetimini üstelenerek
pek iyi (Professor Emeritus) derecesine layık görülmüştür. Bu merkezin
2000’den fazla üyesi ve 100 civarında bilim kurumun bağlandığı yer gibi
çalışmaktadır.
Lütfi A. Zade 1965 yılına kadar sistem teorisi ve karar teorilerin
analizi üzerinde yoğunlaşmıştır, ancak bu yıldan itibaren Bulanık
Mantık (Fuzzy logic) üzerinde çalışmalarını başlayıp bu mantığın yapay
zeka, dilcilik, mantık, karar teorileri, kontrol teoriler ve sinir
sistemleri şebekeleri üzerinde olan etkilerini araştırmıştır. Artık son
zamanlarda Bulanık Mantık (Fuzzy Logic), bilgisayar hesaplamaları ve
doğal diller ve bilgisayar teorisi üzerinde yoğunlaşmıştır.
Prof. Dr. Lütfi A. Zade’nin Bulanık Mantık’ı ortaya koyduğu andan
itibaren günümüze değin dünyada 15000’e yakın bilimsel makale
yayınlanmıştır.
Kazandığı ödüller
Prof . Dr Lütfi A. Zade sistem teorileri üzerine çalışmalarını Colombia
Üniversitesi’nde başlamıştır. Uzun ve dikkatli çalışmalar sonucunda
Prof. Dr. Askerzade birçok üniversite tarafından fahri mesleki dereceye
layık görülmüştür:
-MIT Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü’nün eğiticisi derecesi (1968);
-Kaliforniya’da Bulunan IBM Şirketi’nin araştırma laboratuarlarının bilim adamı (1968-1973-1977);
-Kaliforniya’da bulunan Stanford Üniversitesi’nin bilim adamı derecesi (1987-1988);
-Amerika’nın FELLOW Enstitüsü’nün yüksek dereceli üyesi;
-GUGENHEIM Merkezi’nin yüksek dereceli üyesi;
-Amerika’nın Mühendisler Akademisi’nin yüksek dereceli üyesi;
-CYBERNETICS Dünya Kurultayı’nın yüksek dereceli üyesi;
-Avusturya CYBERNETICS Araştırma Merkezi’nin fahri üyesi;
-Rus Bilim Akademisi üyesi;
-Japonya’nın HUNDAI fabrikasından bilim adamı ödülü ve başka ülkelerden verilen 14 bilim ödülü.
Fahri Doktora dereceleri:
-Tolz Üniversitesi (Fransa)
-New York Devlet Üniversitesi, Binghamton (ABD)
-Dortmond Üniversitesi (Almanya)
-Oviedo Üniversitesi (İspanya)
-Granada Üniversitesi (İspanya)
-Leakhead Üniversitesi (Kanada)
-Bakü Devlet Üniversitesi (Azerbaycan)
-Louisville Üniversitesi (ABD)
-Gliwice Üniversitesi (Polonya)
-Ostrava Üniversitesi (Çek)
-Toronto Üniversitesi (Kanada)
-Merkez Florida Üniversitesi (ABD)
-Hamburg Üniversitesi (Almanya)
-Paris Üniversitesi (Fransa)
.
Jean Jacques ROUSSEAU 28 Haziran 1712 yılında Cenevre'de
doğmuştur.Fransız asıllı ve Protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya
gelen Rousseau’nun doğumundan birkaç gün sonra annesi öldü. Fakir bir
saatçi olan babasından tüm eğitimini aldı. Fransız ve eski Yunan
edebiyatının klasiklerini öğrendi. Ardından bir papazın yardımıyla
Latince’yi de söktü. Babası ise o küçük yaşlarda iken hapse mahkum
olunca Rousseau’yu teyzesine bırakarak Cenevre’den ayrıldı. On yaşında
eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau daha sonra bir
gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 12 yaşında okulu bıraktı.
Çıraklık yaptığı bütün işleri yarım bıraktı, bir süre ticaretle
uğraşmayı denedi, başarılı olamadı. Sonunda, 1728 yılında Cenevre’den
kaçıp İtalya’ya gitti. Burada mezhep değiştirerek katolik oldu.
Sonradan sevgilisi olan Madam Dö Warens adlı dul ve varlıklı bir
kadınla tanıştı ve O’nun himayesi altına girdi. Maddi açıdan
rahatlamıştı. Burada kendini geliştirme şansı buldu; sosyal, kültürel
ve edebi alanların dışında müzikle de ilgilendi.
Warrens’tan ayrılan Rousseau 1745 yılında Paris’e gitti. Burada,
kaldığı otelde çalışan Therese le Vasseur adlı hizmetliye aşık oldu ve
evlendiler. Beraberliklerinden beş tane çocukları oldu. Bu çocukları
yetiştirilmek üzere Foundling Hospital’e (yetimler evine) verdi.
Rousseau’nun, 1749 yılında Dijon Akademisi tarafından açılan bir
yarışmada sunduğu tez ödül kazandı ve bu ödül O’na yazın dünyasında
büyük ün sağladı. 1750’de Diderot aracılığıyla Ansiklopediciler’e
katıldı. Bu yıllarda Rousseau’nun -hukuk, ahlak, felsefe, siyaset gibi-
çeşitli alanlarda yazdığı makaleler büyük tartışmalar yarattı.
Bilim ve sanattaki ilerlemenin ahlaki ilerlemeyi sağlamadığını, doğal insanın medeni insandan
üstün olduğunu ileri sürdü. Toplumsal eşitsizliklere karşı geldi.
1754’den başlayarak gittiği hemen her yerde düşüncelerinden dolayı göz
altına alındı, soruşturmalar geçirdi. Emile adlı romanı dini çevreler
tarafından tepkiyle karşılanırken, Paris Parlamentosu, kitaptaki dini
bölümlerin yakılmasına ve Rousseau’nun tutuklanmasına karar verdi. Aynı
yasaklar Cenevre’de de geçerli idi. Sonunda, David Hume’un daveti
üzerine 1766’da İngiltere’ye geçti. Ancak Diderot ve Voltaire’le olduğu
gibi Hume ile de kapıştı ve 1 yıl sonra Fransa’ya geri döndü. Bir süre
adını gizleyerek yaşadı ve hakkındaki kovuşturmalar sona erdiğinde
Paris’e döndü. Son yıllarında psikolojik rahatsızlığından ve
alkolizmden dolayı sıkıntı yaşadı. Temmuz 1778’de öldü.
Doğal Eğitim Akımı
Bu akımın temsilcisi Rousseau'dur. O'na göre insan doğuştan
iyidir.Ancak toplum insanı bozar ve istenmedik davranışlar göstermesine
neden olur.
Öğrenci merkezli ve demokratik bir yetişek düzenlenmelidir. Öğrenci
bizzat yaparak ve yaşayarak öğrenmeli, doğal bir ortamda karşılaştığı
problemleri yine kendi çözmeli, duygularını geliştirmeli, çevresiyle
uğraşarak yaşamını düzene koymalıdır; çünkü iyi bir klavuz mu
istiyorsunuz; daima doğanın gösterdiği yoldan gidiniz. Doğa hiçbir
insana ayrıcalık tanımaz. Doğada her insanın işini kendi başına yapması
beklenir. Yapamazsa yaşayamaz. Başarırsa ödülünü derhal alır;
başaramazsa cezasını görür; çünkü doğada ödül ve ceza kendiliğinden
vardır. Bu yüzden öğrenciye öğüt verilmemelidir.
Rousseau'ya göre güçsüz doğarız, güce ihtiyacımız vardır, her şeyden
yoksun doğarız, yardıma ihtiyacımız vardır. Doğuşta neyimiz yoksa,
büyüyünce neye ihtiyaç duyacaksak, bunu bize eğitim verir. Bu eğitimi
ya doğadan, ya insanlardan ya da eşyadan elde ederiz. Yeteneklerimizin,
uzuvlarımızın iç gelişmesi doğanın eğitimidir. Bu gelişmeyi nasıl
kullanacağımızı bize insanlar öğretir. Bizi etkileyen nesneler üzerinde
kendi kendimize edindiğimiz deneyim ise eşyanın eğitimidir. İnsan bu üç
tür eğitimcinin elinde biçim alır. İşte bu üç tür eğitimci aynı
hedefleri gerçekleştirirse çocuk iyi yetişir.
Rousseau eğitime dair düşüncelerini ve eğitim anlayışını ayrıntılı
olarak ve sistemli bir şekilde ‘Emile’ adlı kitabında açıklamıştır.
1762 yılında henüz ‘pedagoji’ den habersiz olunan bir dönemde
yayımladığı bu kitapla yazar, hala tartışılan düşünceleri ile eğitime
ne denli önem verdiğini ortaya koymuştur. Eser Avrupa'da yayınlanınca
eğitim dünyası çalkalanır. Bir çok taraftar bulur, Kant bunların
başında gelir. O'nun görüşüne göre herhangi bir amaç için (bu amaç
ister kilise, ister devlet, isterse toplum olsun) araç oalarak
kullanılmamalıdır. Bu eser kuşkusuz ondokuzuncu yüzyıl anarşistlerinin
ki kadar radikal değidir. Fakat onların düşüncelerinin bir çoğunun
habercisi olmuştur. Rousseau'nun eğitim planı, bir bireyin ergenlik
çağına kadar ahlaki ve toplumsal sorunlar hakkında akıl yürütemeyeceği
yolundaki psikolojik argümana dayanır.
‘Emile’ adlı kitap J.J. Rousseau’nun Emile adında hayali bir erkek
çocuğu alarak onu yetiştirmesini konu edinmiştir. Emile beş bölümden
oluşan bir kitaptır:Bunlar ilk çocukluk yıllarından itibaren
yetişkinliğe dek Emile’in hayatının evrelerini, gelişme özelliklerini
ve her evrede nasıl ‘iyi’ bir eğitim verilebileceğine dair önerilerin
aktarıldığı bölümlerdir. Sırasıyla,
- doğuştan ilk çocukluk çağının sonuna kadar
- çocukluğun ikinci devresi: konuşan çocuk çağı
- ilk gençlik çağı
- buluğ:insanın gerçek kişiliği bu çağda başlar
- genç adam: hayata giriş
Yukarıda sözü edilen evrelerde Rousseau’nun eğitime bakış açısına dair
ipuçları olabilecek temel noktalar aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Rousseau yeniden dünyaya gelmeye ve insanların doğal olarak iyi olduklarına inanıyordu.
“yeni doğan bir bebeğin tamamen masum olduğunu ve kalbinde en ufak bir
leke olmadığını kabul etmeliyiz”Emile’de de bu doğallığın korunması
için neler yapılması gerektiğini anlatmaktadır. Bunlardan bazıları
şöyle sıralanabilir:
- çocuklar masum ve savunmasızdırlar ve ‘iyi’ doğalarının korunması
için, yeteneklerini ortaya çıkarmaları ve olmak istedikleri şeyleri
olmaları için özgür bırakmalıdırlar.
- çocuklara ‘sınırları iyi belirlenmiş bir özgürlük’verip, az hükmetmeli, baskıcı ve aşırı korumacı olmaktan vazgeçmelidir,
“çocuklarınıza hiçbir şey emretmeyin; hatta onların üzerinde en ufak
bir otoriteniz olduğunu bile hissettirmeyin. Yalnız o kendinin size
ihtiyacı olduğunu ve sizin o ihtiyaçları karşılayabilecek güçte
olduğunuzu bilsin…”
- kendi kendilerine iş başarmalarına imkan vermelidir
- başkalarına boyun eğen bir kişiliğe sahip olmamalıdır,
“çocuklarınıza itaatin bir görev olduğu konusunda ikna etmeye
çalışırken zor kullanma, tehdit savurma ya da daha kötü olan
dalkavukluk ve vaatlere başvurmaktan uzak duramazsınız”
- çocuğun büyüklerine karşı şımarık ve küstah tavırlar göstererek
tahakküm kurmalarına, emredici bir tavır takınmalarına izin vermemelidir
- çocuğun oyunları, eğlenceleri, sevimli hareketleri hoşgörü ile
karşılanmalıdır. Neşe ve oyun çağını, cezalar, tehditler ve esaret
içinde geçirmesine neden olacak kadar abartılı ilgi gösterip, üstüne
fazla düşmemelidir.
“çocuklarınız gün boyu oynuyor diye hiç korkmayın; çünkü oyun onları hayata hazırlar’
- çocuk terbiyesinde eskiden beri kullanılagelen rekabet, kıskançlık,
arzu, heves, gurur, açgözlülük, korku, ‘kısacası çocuğun ruhunu bozguna
uğratacak’ yöntemler kullanılmamalıdır.
- çocuklara yaşlarına göre muamele edilmeli, onlardan yapabileceklerinden fazlası beklenmemelidir.
- çocukların eğitiminde ceza yöntemi rafa kaldırılmalıdır.
“çünkü o kabahatin ne olduğunu bilmez, ona asla af dilettirmeyiniz;
çünkü o sizi incitmeyi bilmez. Vicdan ve ahlak kavramlarını
anlayamayacak yaştaki çocukları ahlaka aykırıdavrandı diye
cezalandırmak ne derece doğrudur? Çocuğunu sıkı bir disiplin altında
yetiştiren anne babalar bu satırları okuyunca benimle aynı görüşte
olmadıklarını mırıldanacaklardır; ancak unutmayın ki bir çocuk ne kadar
baskı altında kalırsa üzerindeki baskı kalktığında o kadar taşkınlaşır.
Ailesinin sokağa çıkmasına izin vermediği bir küçük onun yokluğunda
hemen sokağa fırlayacak ve özgür bırakılan diğer çocuklar gibi evin
önünde oynamak yerine uzaklara gitmek isteyecektir. Tıpkı bir yerde
bağlı tutulan köpeklerin, serbest kaldıklarında sağa sola koşuşturmaya
başlaması gibi.”
Kısacası çocuk, gelişiminin ilk aşamalarında -bebeklikte ve ilk
çocuklukta- kırsal bir bölgede, doğa ile uyum içinde, sınırları iyi
belirlenmiş bir özgürlükle, cezalandırmadan, başkalarına itaat etmeden
ya da onun başkalarına hükmetmesine izin vermeden, kendi güçlerini
tanımalarına fırsat vererek, doğayı gözleyerek büyür. Ancak bu çağda
çocuğa ne din, ne bilim, ne ahlak ne de sanat konusunda bilgi verilmez
ve böylece çocuk herhangi bir otoritenin baskısından uzak tutulmuş olur.
Eserde Emile'in ne yiyip ne içeceğine ne giyeceğine kadar her şey
belirtilmiştir. Rousseau, hürriyeti bütün terbiyelerin temeline koyduğu
gibi, beden terbiyesinin temeline de koyuyor. Her şeyden önce vücudun
ve uzuvların serbestçe hareket etmesi gerekir. Vücudun ve uzuvların
serbest, gelişigüzel tabiatın istediği gibi hareketine izin vermeyen
bir terbiye Rousseau'nun nazarında tabiata uygun bir terbiye olamaz.
Hraeketsizlik çocuğun büyümesine engeldir.
Muhakeme yaşına gelmeden önce çocuğa toplumsal olaylar ve ahlaki
varlıklar hakkında bilgi içeren kelimeler söylersek çocuğun kafasına
girecek ilk yanlış fikirler bütün hataların tohumudur.
Çocuğu yalancılıktan korumak için ona kötü örnek olmamalı, yalan
söylememelidir. Sorulan sorulara cevaplar daima ciddi, kısa ve doğru
olmalıdır. Çocuğa gerçekleri olduğu gibi anlatmalısınız. Onların
üzerine bir şey örttünüz mü çocuk zahmet edip de bu örtüyü kaldırmaz.
Ayrıca öğrenciye yaşamda yararı olacak bilgi ve beceriler
kazandırılmalıdır; çünkü doğada yararlı olanlar onun yaşamasını, mutlu
olmasını sağlarken, zararlı olanlar ölmesine ve mutuz olmasına
sebeptir. Bilgin olacaklarına iyi insan olsunlar.
Rousseau, kitapların çocukluğun en büyük dertlerinden biri olduğunu
düşünüyordu. Çocuğa okuma öğretilmemelidir demek istemiyordu, fakat bu
okuma öğretiminin deneyime ve zorunluluğa dayanmasını savunuyordu. .
Örnek olarak, Rousseau’nun küçük kahramanı Emile, akşam yemeği ve parti
davetiyeleri alıyor fakat bunları kendisine okuyacak birini
bulamıyordu. Bu deneyimler sonucunda Emile kendi çıkarı için ve zorunlu
olduğundan okuma öğrenmeye girişecektir.
Ergenlik aşamasında Emile’e ahlaki yönlerine değinilmeden toplumsal
ilişkilerin yararlılığı gösterilmektedir. Toplumdaki karşılıklı
bağımlılık ve toplumsal örgütlenmenin önemi örneğin el sanatlarını ve
zanaatleri öğrenerek görmesi sağlanmaktadır.
“bir çocuğun toplumsal bağlar hakkında fikir sahibi olmasını
istiyorsanız onu bir gün marangoza götürün, bir gün demirciye başka bir
gün fırına ve ayakkabı tamircisine. Bu şekilde hem kendisine uygun
mesleği seçmesine yardımcı olursunuz hem de toplumun parçalardan oluşan
bir bütün olduğunu görmesini sağlarsınız..”
Böylece toplumsal örgütlenmenin önemini, kişisel yararlılığını ve
zorunluluğunu yaşayarak gören Emile akıl çağının başlamasıyla birlikte,
inanç temelinde değil zorunluluk ve gereklilik temelinde düşünmeyi ve
karar vermeyi öğrenmiş olacaktı.
Ve Rousseau Emile'e Tanrı'yı 18 yaşına geldiğinde -yine de erken
olabileceği kuşkusuyla- tanıtır. Eğer bu yaştan önce Tanrı inancı
verilseydi Emile kendi aklıyla kabullenmiş değil, babası öyle olduğunu
söylediği için içselleştirecekti. Ancak Emile şimdi Tanrı'yı kendi aklı
ve bilinciyle kabul eder.
Sonuç olarak, Rousseau, toplumun önyargıları kaldırılırsa ve birey
doğaya uygun ve dengeli bir şekilde yetiştirilirse aklın onun eylemine
rehber olacağını söyler. Emile eğitiminin sonunda ne öğrendiği sorusuna
cevap olarak zorunluluğu öğrendiğini ve hayatın son zorunluluğunun ise
ölüm olduğunu kabul ederek özgür olmayı öğrendiğini ifade etmektedir.
Bununla beraber özgürlük yasaların bekçiliğiyle ulaşılabilecek bir şey
değil ‘özgür kişinin yüreğinde bulunabilir’.
Kaynakça
Ayferi GÖZE, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler,1989
Vahdet GÜLTEKİN, Jean Jacques ROUSSEAU,1979
Jean Jacques ROUSSEAU,Emile yahut Terbiyeye Dair,1966
Joel SPRİNG, Özgür Eğitim,1991
Veysel SÖNMEZ, Eğitim Felsefesi,1993
80.251.40.59/education.ankara.edu.tr/aksoy/eky/b0506/ytorun.doc
.
16 Haziran 1961. Devlet Başkanı Cemal Gürsel tümüyle yerli üretim
bir otomobil yapılmasını emreder ve görevin TCDD işletmesine verildiği
bildirilir. O gün orada bulunan 23 mühendis bu emri "Türk insanının
makûs talihine karşı bir meydan okuma" olarak algılarlar. En küçük bir
tereddüt ya da endişe sergilenmeksizin derhal işe başlanır. Çalışma
mekanı olarak Devlet Demiryolları'nın Eskişehir'deki Cer Atölyesi
seçilir.
Zaman müthiş dardır. Ekibin Cumhuriyet Bayramı' na kadar yalnızca 130
günü vardır. Türkiye’nin ilk yerli otomobili olacak eserin adı da
konmuştur: “Devrim”.
“Devrim Arabaları” azmin ve birbirine inanan insanların neleri
başarabileceğini gösteren, bu topraklarda yaşanmış bir başarı
öyküsüdür… Hikaye, bu aracı üretme görevini üstlenmiş 23 mühendisin
kariyerlerini ve aile hayatlarını riske atarak girdikleri bu üretim
macerasında zamanla, yoklukla, politikayla, karşılarına çıkan sayısız
engelle mücadelelerini anlatır. Aslında anlatılan bir inanç ve azim
öyküsüdür. Filmde bir mühendislik başarısının, siyasi olaylarla baştan
sona nasıl yokedilmeye çalışıldığı gözle önüne seriliyor. Türkiye'nin
dışarıya bağımlılığını azaltacak bir proje olarak görünen bu olaya
karşı ABD'den gelen yardım komiserlerinden, projeyi halkın gözünde
küçük düşürmeye çalışan 'medya'ya kadar birçok olgu başarıyla
incelenmiş.
“Devrim Arabaları” Türk mühendisinin ve işçisinin, 20 sene öncesine
kadar toplu iğne dahi üretemeyen bir ülkede kalkıştıkları bu meydan
okumayı, bugün her şeye kolayca sahip olan nesillere, idealist
zihniyeti ve zaferi de aktararak yaşattıkları bir birlik ve başarı
öyküsüdür.
.
DÜNYA'NIN EN İYİ ON HACKER'I
Herkes internet dünyasında hacker denen kişilerin neler yaptığını az çok biliyor. Ama aslında bildiğini sanıyor.
Çoğu insan tarafından kötü olarak bilinen hackerların haricinde
bilgisayar ve teknoloji dünyasına ismini kazımış büyük teknolojik
devrime imza atmış bir çok kişiyede hacker diyoruz. İşte dünyanın en
çok bilinen 10 hackeri ile ilgili kısa bilgiler.
(Bu isimlerin 2-3 tanesini TAKEDOWN (Sanal Korsan) adlı gerçek hayattan uyarlanmış sinema filminde tanıyabilirsiniz)
Jonathan James
Hacker suçlaması ile tutuklanan, yargılanan ve hüküm giyen ilk 18 yaş
altı bilgisayar kullanıcısı olan James 16 yaşında tutuklandı.
En ünlü aktivitesi: ABD savunma bakanlığındaki bilgisayarlardan birine
bir arka kapı (backdoor) programı yerleştirdi, NASA bilgisayarlarından
1.7 milyon dolarlık yazılım çaldı.
Ceza aldı mı? 10 yıl ceza aldı, 6 aya indirildi ve iyi halden salıverildi. Bilgisayarlara dokunması yasak.
Evsiz hacker olarak adını duyuran Lamonun en çok ses getiren
operasyonu New York Times ve Microsoftun sistemlerine girmiş
olmasıydı. Aynı zamanda Yahoo!, Bank of America, Citigroup ve Cingular
sistemlerine de girmiş olabileceği tahmin ediliyor.
Ceza aldı mı? 65,000 dolar ceza aldı, altı ay ev hapsi ve 2 yıl
bilgisayara dokunmama hükmü verildi. Cezasını çekti, şu anda dışarıda.
Kevin Mitnick
Kendi deyimi ile abartılmış olan ününün kurbanı olan Mitnick adalet
bakanlığı tarafından ABD tarihinde en çok aran bilgisayar suçlusu
olarak tanınıyor. Hakkında iki film yapıldı: Freedom Downtimeve
Takedown.
En ünlü aktivitesi: Telefon sistemlerini hacklemek ve Digital Equipment Corporationın bilgisayar ağına girip yazılım çalmak.
Ceza aldı mı? Beş yıl hapis, arkasından 8 ay bilgisayara dokunmama cezası aldı. Cezasını çekti, şu an dışarıda.
Kevin Poulsen
Kod adı Dark Dante olan Poulsenin en ünlü aktivitesi LA radio radyo
evinin KIIS-FM telefon hatlarına girerek kendisine çekilişle bir
Porsche ve başka bir dizi ödül kazandırması oldu. Federal veritabanına
girmek isterken yakalandı.
Ceza aldı mı? Beş yıl hapis. Şu anda dışarıda ve gazeteci olarak çalışıyor.
Robert Tappan Morris
Dünyanın ilk solucan yazılımı olan Morris solucanının yaratıcısı olan
Robert Tappan Morris bu programı aslında internetin ne kadar büyük
olduğunu test etmek için yazdığını iddia etmekte olsa da programın çok
büyük sayıda bilgisayara yayılıp ağları çalışmaz hale getirmesi sonucu
yakalandı.
Ceza durumu: Üç yıl ceza aldı. 400 saat amme hizmeti yaptı ve 10.500 USD ceza ödedi.
Stephen Wozniak
Appleın Woz lakaplı yöneticisi bir beyaz hacker. Gençlik yıllarında
telefon sistemlerini hackleyen ve bedava uzun mesafe telefon
görüşmeleri yapan Wozniak Steve Jobs ile beraber Appleı kurdu ve
bilgisayar dünyasında büyük bir devrim başlattı.
Tim Berners-Lee
Word Wide Web yani www konsepti
Berners-Leenin icadıdır. Yine bir beyaz hacker olarak nitelendirilen
Tim, üniversite yıllarında hacker suçlaması ile ceza almış ve
bilgisayarları kullanması 3 yıl boyunca yasaklanmıştı. Üniversite
yıllarında kendi bilgisayarını kendisi yapmış olan Lee hypertext (http)
sisteminin yaratıcısıdır.
Linus Torvalds
Windowsun en büyük rakibi Linuxu icat eden Torvalds bilgisayar hayatına
Commodore VIC-20 ile başladı. Yaptığı en büyük hack ise ünlü ev
bilgisayarı Sinclairin işletim sistemini değiştirip kolaylaştırması
oldu. 1991 yılında Linux sistemini ortaya çıkartması ile dünyaca
tanınır bir isim oldu.
Richard Stallman
GNU projesinin babası olan Stallman okul yıllarında MITte kadrolu
beyaz hacker olarak Emacs projesinde çalışıyordu. Her kurulan şifreli
koruma sistemini kırıp öğrencilere açık hale getirmesi ile ünlendi.
Tsutomu Shimomura
Bir beyaz hacker olarak adını Kevin Mitnicki yakalayan kişi olarak
duyurdu. FBI ile işbirliği yaparak kendisini zamanında hacklemiş olan
Mitnickten intikam aldı. Her türlü cep telefonunu kolaylıkla modifiye
edebilmesi ile biliniyor.
.
RAINBOW PROJESI ( PHILADELPHIA EXPERIMENT )
"YOK OLDU" ve 640 Km UZAKTA ORTAYA ÇIKTI.
MOLEKÜL TRANSFERİ GERÇEKLEŞTİ Mİ?
PROJECT RAINBOW
28 Mart 1943 ; ABD'li bilim adamı Dr. Morris Jessup'ın, Einstein'ın
birleşik alanlar kuramına dayanarak bir "ışınlama" deneyi yaptığı iddia
edildi. 'Philadelphia deneyi" adıyla bilinen ve askeri gizlilik
içersinde gerçekleştirilen olayda, 104 mürettebatlı "USS Eldridge" adlı
askeri gemi, tanıkların iddialarına göre Philadelphia deniz üssünde,
yeşil bir sise bürünerek yavaş yavaş "kayboldu" ve kısa bir süre sonra
640 km. ötedeki Norfolk deniz üssünde ortaya çıktı.
Deney ile ilgili medyatik ciddi araştırmalar, 1980'de PHİLADELPHİA
DENEYİ'ni perdeye getiren filme izin verildikten sonra başladı. Daha
öncelerde, kamuoyuna göre olay sadece saçma bir söylentiydi. Charles
Berlitz ve William Moore'un ortak yazdıkları kitap bir fantazi olarak
kabul görmüştü.Ama deney ile ilgili kuşkular hala sürmektedir, nedeni
anlamsız bir söylenti dahi olsa aşağıda okuyacağınız olaylar dizisi,
şaşırtıcı, düşündürücü ve gerçekçidir.
Philadelphia Deneyi günümüz şartları gözönüne alındığında daha etkin ve
düşündürücü bir iddiadır,olayda adı geçen bir avuç insandan geriye
hemen hemen kimse kalmadığından kesin doğrulanma için ABD gizli
arşivlerinin açıklanması gerekmektedir. Fakat, film için devlet
tarafından zor izin verilmesi kuşku uyandırmakta ve dikkatleri
yoğunlaştırmaktadır.Yaşamını Philadelphia Deneyi'ni araştırmaya adayan
ve bir de "A-Z'ye Philadelphia Deneyi" adlı kitabı yazan Alfred Bielek
bize tüm olanları anlatırken, "neredeyse delirme noktasına geldiğini
söylüyordu;Philadelphia Deneyi tasarlanırken amaç çok güçlü bir
elektromanyetik alanın sağlanarak gemilerin görünmez olmaları ve bu
sayede top mermilerinden ve denizaltıların atacakları torpitolardan
korunmasıydı.Hatta daha sonra,görünmezlik alanını bir benzerinin
denizde değil, havada oluşturarak önemli üslerin görünmesinin
engellenmesi de düşünülmüştü.
"EVRENSEL ZAMAN SAATİ"
Deneyin resmi ve bilimsel adı "PROJECT RAİNBOW" (Gökkuşağı Projesi)idi.
Gökkuşağı Projesi, iddialara göre II.Dünya Savaşı sırasında küçük
destroyer tipi bir savaş gemisinin başından geçti.Olayın yeri
Philadelphia Deniz Üssü'ydü amaç ise gemiyi düşmanın fark etmemesi için
görünmez yapmaktı.Projeye göre, fikir orjinaldi ve düşman radarları hiç
fark etmeden gemi istenilen yerde birden ortaya çıkacaktı.Bilimsel
tanımın adı;OPTİKAL GÖRÜNMEZLİKTİ; özel bir sistemle veya jeneratörle
oluşturulan çok güçlü manyetik bir alan gemiyi saracak, ışınları veya
radar dalgalarını büker yada kırarken gemi görünmez olacaktı. Düşüncesi
dahi bir mucizeye benziyordu ve iddialara göre de Gökkuşağı Projesi
başarılı olmuştu. Yani gemi fiziksel olarak kaybolmuş ve tekrar geri
dönmüştü. Tanıklara göre geminin üzerini bir pelerin gibi saran
manyatik alan görevini yapmıştı. Fakat ana hedef geminin kaybolduğu
yerde değil, bir başka yerde ortaya çıkmasını sağlayabilmekti yani daha
yaygın bir deyimle "ışınlama" yapılmalıydı.
Philadelphia Deneyi'nin temelinde düşünce olarak Albert Einstein'ın
''Çekim ve Elektriklenmede Birleşik Alan Kuramı'' vardır. Bu teori bu
konuyla ilgili kişilerce "Elektronik kamuflaj" olarak
tasarlandı.Einstein, bu teorisi 1925-27 arasında Almanya'da bir bilim
dergisinde yayınlandı.Fakat Einstein,bu teoriyi daha denememiş ve daha
tam anlamıyla geliştirmemişti.O zamanlardaki amaç, çok güçlü
elektromanyetik alanın yapılarak gemilerin görünmez olmaları ve düşman
kuvvetlerine karşı korunmasıydı.Hatta bu olayı havada oluşturarak
üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.Bu deneyin
çalışmaları 1930 yıllarda "Project Rainbow"ismiyle başlatıldı.Başlatıldığı yer ise Chicago Üniversitesidir. 1 yıl sonrada
bu çalışma PrincetonÜniversitesinde devam ettirildi.bazı bilim adamları
bu projede zaman zaman yer aldılar.Bunlar Einstein, Dr. Johnvon Neumann
ve Dr. Nikola Tesla'dır.Dr. Alfred Bielek her 10 yılda bir Ağustosun
12'sinde manyetik enerji alanının tekrar oluştuğunu öne
sürüyordu.1943'ten sonra 1963 ve 1983'te aynı olay olmuştu. sebebi ise
"Senkronizasyondu" Enerji alanları tekrar toplanıyor, dalgalanarak
ortaya çıkıyordu, fakat bu alanlar karmaşıktı. Neumann, 1986'da ölen
Bielek'in anılarından yazdığına göre bu olayları doğrulamıştı.İfadesi
teyp bantlarında vardı. Oluşturulan büyük enerji, doğru açıda sekronize
edilirken birden kontrol dışına çıkmış ve "Yönsüz dalgalar'a"
dönüşmüştü. Bunun sonucunda ortaya alışılmadık etkiler çıkmaya
başlamıştı.Senkronize dalgalar zamanı büküyor ve etkiliyordu.Bir diğer
ilginç yaklaşım, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry
Levenson'dan gelmişti.Bu fikre göre zamanın merkezi bir alanın
çevresinde yoğunlaştığını ve bir "Zaman Saati" oluşturarak, tüm
varoluşun gerçekleştiği ve gerçekleşeceği şifrelerle çalıştığını
söylüyordu; Dediğine göre "Şifrelerin içinde yaşayan herşey vardır,
dünyadaki bütün maddesel varoluş dünya saat ve zamanına göredir;dünya,
Güneş saatine göre, Güneşde galaktik saate göre ayarlıdır.Eğer zaman
kilidi yüksek ve güçlü bir enerji alanı ile bozulursa, ortaya çeşitli
zaman ve mekan dengesizlikleri çıkar.Taki zaman yeniden kendini tamir
edip yeniden dengesini bulanadek"
BİLİM ADAMI DR. MORRİS K. JESSUP'UN ESRARENGİZ ÖLÜMÜ
Olaylar 1943 yılı haziran ayında başladı.Geminin adı USS Eldridge'di,
DE 173 bir koruma destroyeri olarak sınıflandırılmıştı. Bir görgü
şahidine göre,75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top
taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4
manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi ( Herbiri iki megavat CW
gücündeydi ve onlarda güverteye monte edilmişti.),3000 adet 6L6 güç
artırıcı tüp,iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel
senkronizasyon ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman,oluşan kütlesel
elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar
ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri
için görünmez olacaktı.USS Eldridge adlı destroyer, Philadelphia Deniz
üssü'nün önünde biraz açıkta duruyordu, gözlem gemisi olarak da SS
Andrew Furuseth isimli bir şilep seçilmişti.İşte iddialara göre
Philadelphia Deneyinin ortaya çıkmasını sağlayan insan bu geminin
personelinden bir gemicidir. Bu kişi Carl M. Allen imzasıyla, 1950
yılında Dr. Morris K. Jessup'a garip mektuplar gönderdi ama zarfın
üzerindeki isim Carlos Miguel Allende'ydi,Mektupta yazılanlara göre
Allende veya Allen, olayları baştan sona seyretmiş gibiydi,Jessup adres
olarak verilen posta kutusuna mektup yazarak ayrıntı istedi ve bir
mektup daha geldi; bu Allen, anlattıklarını kanıtlamak için hipnoz,
sodyum pentatol ( bilinci uyuşturarak iradeyi kran doğruyu söyleten bir
ilaç )ve teyp kaydı istiyor,olayın etkin bir biçimde açıklanması
halinde insanların böyle bir nakil sistemiyle yıldızlara dahi
gidebileceğini yazıyordu.
Jessup ise bu kişinin tanıklık iddialarından en azından bir tanesinin
doğru olabileceğini söylüyordu.Aslında Jessup, matematikçi ve gök
bilimciydi.Astro-fizik alanındaki
çalışmaları nedeniyle Felsefe Doktoru ünvanını almıştı.İnkalar ve
Mayalar'la ilgili çalışmalar yaptı. Bermuda üçkeni ve UFO konularında
tezler yayınladı.İkinci mektuptan sonra Jessup, Deniz Kuvvetleri'nden
bir davet aldı.Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu'na gittiğinde eline
bir kitap verildi ve kitap kendi yazdığı kitaptı, bir yıl önce Büro'ya
postayla yollamıştı."THE CASE FOR THE UFO" adlı kitap taslağını Deniz
Kuvvetleri'nden Amiral N. Furt'a yollamıştı ama Amiral haberinin
olmadığını söylüyordu.
Kitabın sayfaları üç değişik yazıyla yazılmış ve notlar alınmıştı,Dr.
Jessup yazılardan birisinin Alle'nin yazısının aynı olduğunu fark
etti.Notlar sanki dünya dışı birisinin gözlemi olarak yazılmış gibiydi,
binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay
araçları tarif ediliyordu, sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin
nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943'te
philadelphia'da yapılan deneyden söz ediliyordu. Normalde, saçma olarak
tanımlanması gereken bu kitap, nedense ABD Hükümeti tarafından
Pentagon'da üst düzey belli yetkililere özel olarak dağıtıldı.Carlos
Miguel Allende veya Carl Meredith Allen yani Dr. Jessup'a mektup
yazıp,deneyi anlatan kişi kimdi? Neden mektubu yazdıktan sonra kayboldu
ve öyküsünü neden basına yollamadı? ABD Hükümeti, Jessup'un üzerinde
notlar bulunan kitabıyla neden bu kadar ilgilendi?1959 Nisan'ında
Jessup, arkadaşı doktor Mason Valentine'i arayarak Deney ile ilgili
kesin sonuçlara ulaştığını anlatarak ertesi gün buluşmalarını istedi,
20 Nisan akşamı yemekte buluşacaklardı ama bu yemek
gerçekleşemedi.Buluşacakları gece, Miami'de Hammock Parkı'nda Dr.Morris
K. Jessup, arabasında ölü bulundu, polis raporlarına göre arabasında
ekzoz gazıyla intihar etmişti ve söz konusu notlar ortada
yoktu.Arkadaşları Jessup'un asla intihar edecek biri olmadığını
söylediler,Valentine ise Jessup'un hastaneye götürüldüğünde hala sağ
olduğunu öğrendiğini iddia etti fakat bunlardan bir sonuç çıkmadı ve
olay kapandı. Acaba öyle miydi?Jessup'un Philadelphia Deneyi ile ilgili
çalışmalarına ne olmuştu? Bu çalışmalar kimleri,neden rahatsız etmişti?
Bu gizem hala çözülmüş değil.Yoksa böyle bir oyunla Jessup kendisine
mektup yazan kişi Allen tarafından veya başka güçlerle intihar süsü
verilerek notlarıyla birlikte bir yeremi götürülmüştü?
DENEY BAŞLIYOR
Tanığa göre, deney 22 Haziran 1943'te sabah saat 09.00' da
jeneratörlere güç verilerek başlatıldı.Manyetik alan oluşuyordu; sonra
yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı ve USS Eldridge kayboluyordu;
Olayın tanığı şöyle devam ediyor;"Bir an sadece geminin çıpasını
görebildim, sonra oda kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge
vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli
subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini
tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı.Gemi ve
mürettebatı hem radarda hemde gözlerimizin önünde yok olmuştu.Her şey
planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin
şalteri kapatıldı. Önce hiç bir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar
ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya
başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu?
Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk.Hemen gemiye
yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp
kustuklarını gördük,diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın
dolaşıyorlardı,sanki hiç birinin bilinci yerinde değildi.Yetkili
ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde
uzaklaştırdılar ve yerlerine hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı.
Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi.Gemi istenilen
radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943'te
deney yine aynı gemide tekrarlandı.Jeneratörler çalışmaya başladıktan
hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı,
sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli
belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi
kaldı.Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgide yok oldu.
Şimdi gemi tamamen yokolmuştu. Bir kaç dakika sonra millerce uzakta
Norfolk'ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle
yine kayboldu ve Philadelphia'da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok
ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı.
Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmediler.Bu olayın en korkunç
bölümü ise beş tane denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan
metal levhalarının içinde kalmalarıydı.Bu çok feci bir durumdu.
Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi.Aklını
tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu.Bazılarının psişik
yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan
insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar
ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale
geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması
gerekiyordu. "Donma" adı verilen bu olay saatlerce, günlerce
sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donmustu ve altı ay sonra
kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve
mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve
sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi? diyor olayın
tanığı.Philadelphia deneyi hakkında ''gemi'' nasıl Norfolk'a gitti?
Neden yine Philadelphia'da bir yere gitmedi? Levenson'un "Zaman
Kilitleri"mi neden olmuştu?
Biz bir zaman dizisi içerisinde yaşıyoruz her hareketimizde bir an
geçiyor ve zamanı olmadan süregelen uzayla çevriliyiz. Uzay-Zaman
içinde bir yerde, bir an için var olduğumuzda, oluşan zaman karesi yani
o anın resmi, lokal uzay / mekan koşulları gereğince yakalanır ve
dünyadan çıkarak güneş sistemine yayılır ama uzaya gitmez ve Güneş
sisteminin çevresinde yörüngeye girer. Bu "Işınlanma" gibidir.Yani her
hareketimizin bir resmi çekilip, uzaydaki albümde yerini almıştır.Bu
sonsuz zaman resimleri veya dilimleri Yaradılıştan beri vardır.Yani
dünya zamanı içinde değilde,uzay zamanı içinde geri dönüp tüm resimleri
görebiliriz.Bu oluşumun diğer koşulu bugünün emilme özelliğidir,içinde
bulunduğumuz an bir balon gibi şişerek holografik bir görüntü
oluşturur; bu tekbir anlık resimlerin biriktiği bir alandır ve özel bir
uzay alanındadır. Yani o alanda bu an geçmişdeki tüm anlar vardır; işte
USS Eldridge'nin Norfolk'ta ortaya çıkmasının nedeni geçmişinde orada
bulunmasıdır; çarpılan uzay-zaman alanında geminin geçmişte orada
bulunduğu anı resmi ortaya çıkmış ve gemi görünmüştür.Yani o anda hem
Philadelphia'da hemde Norfolk'tadır.Eğer zaman alanını yeterince
bozabilirsek,bir yerde görünebilir,dünya-zamanda değil, uzay-zamanda
yer değiştirmiştir. Sebebi daha önce oradaydı.Eğer olay sırasında ve
transfer tamamlanmadan önce birisi enerjiyi durdursaydı, madde
parçacıkları ışınlanarak emilecek kaynağına doğru yani geriye
vakumlanarak bu andaki orjinal yerine dönecekti. İki tane balon
düşünün;birisinin içinde Philadelphia'da USS Eldridge bulunsun; Diğer
balon ise Norfolk'ta ama içi boş;Bu boş balonda madde olmayan
holodrafik görüntü beliriyor ve bu görüntü geçmişte bir yerde olan
uzaysal bir imaj.Geçmişteki her zaman resmi bir holografik bir imaj
balonu olarak vardır,Bunu bir çizgi filmin kareleri olarakta
düşünebilirsiniz. Bu resim dizisi her varolan her şey için
oluşmaktadır. Eğer biz Philadelphiya'da bulunan USS Eldridge'nin
kendisinin bulunduğu dolu balonu sıkıştırırsak,Norfolk'daki boş balona
giden maddi bir bağlantı koridoru yada madde tüpü oluştururuz.Yani imaj
gemiye doğru...
Bu noktada, kaynağın dörtte biri boş, hedefin dörtte üçü doludur, işte
tam bu anda birisi balonu sıkıştırmayı durdurursa ne olur? Işınlanmış
madde dalgalar halinde geri dönerek orjinal uzaysal alanına geri döner
yine vakum yaparak balonunu doldurur. Basınç yani sıkıştırma enerjisi
"Yüksek şiddette titreşen manyetik alanlar" transferden önce serbest
kalmıştır. Sonuç dalgaları dev bozucu veya distortional etkiler
yaratarak kütleyi alanında hacimsiz bırakırlar. Canlı organizmaların
kayıt alanındaki etkileri kağıt gibi incedir, dalga yerini alırken tüm
dalgaların kaydı sırasında kurbanlar hayalet kayıtlara dönüşürler. Bu
bio-plazmik alanın bozulması ciddi fiziksel sorunlara yol açabilir; Bu
olasılık öldürücü ve şaşırtıcıdır ama yapacak bir şey olamaz,Eğer amaç
görünmezlikse, çeşitli tanım ve yorumlar getirebilir. Ama niçin gemi
suya batmamış ve ya karada bir kentin ortasında belirmemiştir sorusunun
cevabı yukardadır, zira geçmişin resimlerinde bunlar yoktur. Ve negatif
sonuçlara göründüğü kadar bakılırsa, deneyde yanlış giden birşeyler
vardır.Ama bunlar nelerdir?
Philadelphia Deneyi bu bilimsel anlatımlardan sonra bugün 1943'te
olduğundan daha güncel.Yeni kaynaklardan yeni ayrıntılar öğrenilmekte
,başka bir iddiaya göre projede görev alanların beyni yıkanarak,
gördüklerini unutmaları sağlanmıştı. Fakat yıllar sonra anılar geri
gelmeye başladığı için yaşayan tanıklar konuşmaya başladılar. Bielek bu
yeni iddialardan kitabında söz ediyor.
Philadelphia deneyi ile ilğili bazı sorular:
-Philadelphia Deneyi, 1943 yılında gerçekten USS Eldridge adlı bir destroyerde
veya başka gemide mi yapıldı? Bu gemiye ne oldu?
-Gerçekten göz açıp kapanıncaya kadar koca bir destroyer 640 km uzağa gidip geldimi?
-Her iki deneyde yer alan mürettebata ne oldu? Şimdi neredeler ve 54 yıl sonra hala yaşayanlar varmı?
-İçlerinden hiçbirisi ortaya çıkıp, olayı neden anlatmadı?
-Nasıl olduda ABD Deniz Kuvvetleri, böylesine önemli bilimsel adımı 50 yıl saklayabildi?
-Böylesine korkunç bir sonuca ulaşan bu teknoloji nasıl bir şeydi?
-Einstein'in "Birleşik Alan Kuramı" gerçekmiydi?
-Peki bu kuram geliştirilip, tamamlanmışmıydı?
-Bu gün Philadelphia Deneyi ile ilgili dosyalar hangi kapalı kapının ardında saklanıyor?
Dr. Valentine, Charles Berlitz'le yaptığı röpörtajda şöyle
diyordu;Bence Philadelphia Deneyi bilinen ve alışılmış yollarla
açıklanamaz. Bazı bilim adamları atomun temel yapısının, madde
parçacıklarından değil, elektromanyetik alanlarda oluştuğu
görüşündeler.Bu çok karmaşık enerji alanlarının birbirlerini etkilemesi
olayıdır. Eğer böyle bir evrenin içinde maddenin katlı fazları
bulunmasaydı, şaşılırdı.Bu fazların birisinden birisine geçilmesi bir
yaşamdan ötekine geçmeye benzer. Boyutlar arası değişmedir yani
dünyalar içinde dünyalar olabilir. Manyetik alanların karıştırıcı
olarak değişimler yaratabileceğinden kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak,
olağan dışı manyetik koşullar yaratılması hem fiziksel, hemde yaşamsal
olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durumdada, bağımsız bir
varlık olmayan ama içinde bulunduğumuz yaşama benzer belirli bir madde
/ zaman / enerji boyutunun bir parçası olan zaman faktörünü'de
çarpıklaştırır. Kısacası deney olasıdır.
Berlitz'e göre Philadelphia deneyi'nin yapılıp yapılmadığı belli
değildir ve şu an için kanıtlanamaz ama kavram olarak geçerlidir.Çünkü
Einstein'ın ''Birleşik Alan Kuramı'' tarafından desteklenmektedir.Eğer
deney yapıldıysa, söylentilerin ardındaki gerçek tanıklar
susmaktadırlar ve belkide Türkiye'de de yayınlanan ''Yok Oldu''( Thin
Air) kitabında anlatıldığı gibi çıldıran ve inanılmaz değişimler
gösteren mürettebatın çoğu ölmüş veya gizli bir yerde ölümü
beklemektedir.Ve belkide bir gün üzerinde ''çok gizli'' yazılı bir
dosyanın açılma zamanı gelecek karanlıklar aydınlanacaktır.
Gökkuşağı Projesi/ project Rainbow
Amerikan donanmasına ait, USS Eldridge adlı 1240 tonluk bu gemi,
1951'de Yunan donanmasına katılana kadarki hizmet yaşamında ilginç bir
deneyim yaşadı.
1943 kışında, USS Eldridge, dünya savaşında başarı kazanmak için
çeşitli yöntemler geliştirmeye çalışan donanma tarafından Gökkuşağı
Projesi adı verilen teknik bir deneye maruz bıraklıldı.
Philadelphia Deneyi olarak ta bilinen bu deneyde gemi, elektromanyetik
alan üreten bir düzenekle çevriliyor ve güçlü jeneratörlerden verilen
akımla bu manyetik alan içinde etki altına alınıyor.
Resmi açıklamaya göre amaç, geminin olağan manyetik alanını yok ederek
elektromanyetik tetikleme ile çalışan mayınlardan etkilenmesini önlemek.
Resmi olmayan iddialara göre asıl amaç, radarda görünmezlik hatta optik
görünmezlik sağlayacak şekilde bir manyetik alan yaratmak ve geminin
yansıttığı ışığı eğmek.
Fakat akım verildiğinde beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve gemi
tamamen yok oluyor. Akım kesildiğinde gemi yeniden beliriyor. Deney
esnasında geminin başka bölgelerde aniden belirip yok olduğuna dair
ihbarlar ortaya çıkıyor. Deney sonucunda gemi personelinin çoğunun
kaybolduğu, aklını yitirdiği ya da bedenlerinin kısmen geminin dokusu
ile birleşmiş olduğu görülüyor. Bu bilgiler tahmin edileceği gibi resmi
olarak yalanlanıyor. Gemi 1951'de yunan donanmasına devrediliyor.
1990'lara kadar orada hizmet veriyor.
Mayıs 1943'te "USS Philadelphia Eldridge" deneyi adlı çok gizli bir askeri proje vardır. Amaç radarlarda görünmezliği sağlamaktır. Sonuç ise tam bir
felaket olmuştur. Deneyden sadece bir tek kişi kurtulur. Adı David
Herdog' dur... Deney onu zamanda 40 yıl ileri 1984 yılına
göndermiştir... 9 yıl sonra 1993'te hayatından 40 yılı çalınan David bu
olayın getirdiği ruhsal karmaşada cehennem azabı yaşarken, yeni bir
proje için tekrar çağrılır. Bu kez bir uçak ve görünmezlik projesi
çerçevesinde gizli bir deney planlanmıştır. Ön çalışmalar sırasında
David'de bir takım gariplikler olmaya başlar... İlki dünyada büyük
sansasyona yol açan filmin ikincisinde de heyecan tüm hızıyla devam
ediyor...
Hiçbir yazı/ resim izinsiz olarak kullanılamaz!! Telif hakları uyarınca
bu bir suçtur..! Tüm hakları Çetin BAL' a aittir. Kaynak gösterilmek
şartıyla siteden alıntı yapılabilir.
.
« Önceki ::